BND Scope: 29. Sayı - Gerçekleşmeyen Şoktan Sonra...
Yalnızca birkaç hafta önce yatırımcılar; savaş, enerji arzında bozulma, yeniden yükselen enflasyon ve olası bir resesyon senaryosuna hazırlanıyordu. Ancak 2026'nın ikinci yarısına yaklaşırken ortaya çıkan tablo farklı. En kötü senaryoların büyük bölümü gerçekleşmedi, ekonomik faaliyet beklenenden daha dayanıklı kaldı ve sermaye yeniden yeni fırsatlar aramaya başladı. Bu dönemin asıl hikâyesi yaşanan kriz değil; yaşanmayan kriz oldu.
6/20/20265 min oku


Finansal piyasalar çoğu zaman yaşanan gelişmelere değil, yaşanmasından korkulan gelişmelere tepki verir.
Haziran ayının büyük bölümünde yatırımcıların gündeminde riskler vardı. İsrail ile İran arasındaki gerilim küresel enerji piyasalarını sarsabilecek bir krize dönüşebilir miydi? Hürmüz Boğazı'nda yaşanabilecek aksaklıklar petrol fiyatlarını yeniden yukarı taşıyabilir miydi? Bu durum enflasyonu tekrar hızlandırıp merkez bankalarını daha sert politikalara zorlayabilir miydi?
Bu soruların yanında ekonomik büyümenin yavaşlaması, tüketici harcamalarının zayıflaması ve politika belirsizlikleri de gündemdeydi.
Ancak ay ilerledikçe farklı bir tablo ortaya çıktı.
Küresel ekonomi beklenen enerji şokunu yaşamadı. ABD ekonomisi resesyona sürüklenmedi. Şirketlerin yatırım planlarında ciddi bir geri çekilme görülmedi. Piyasalar savunmaya çekilmek yerine yeniden ileriye bakmaya başladı.
Bu beklenti değişimi, yaz aylarının en önemli gelişmelerinden biri olabilir.
Yatırımcılar artık risklerden kaçmaktan çok, büyümenin ve yeni yatırım fırsatlarının nerede ortaya çıkacağını anlamaya çalışıyor.
Piyasaların Beklediği Kriz
İsrail ile İran arasındaki gerilim tırmandığında piyasaların aklındaki temel soru şuydu:
Bu süreç yeni bir küresel enerji krizine dönüşebilir mi?
Bu endişe son derece makuldü. Hürmüz Boğazı dünya enerji ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biri olmaya devam ediyor. Burada yaşanabilecek ciddi bir aksama; petrol fiyatlarından enflasyona, taşımacılık maliyetlerinden merkez bankası politikalarına kadar geniş bir alanı etkileyebilirdi.
Ancak beklenen zincirleme etki ortaya çıkmadı.
Enerji piyasalarında dalgalanmalar yaşansa da petrol fiyatları geçmiş kriz dönemlerinde görülen seviyelere ulaşmadı. Arz tarafındaki aksaklıklar yönetilebilir kaldı. Taşımacılık maliyetleri yükseldi ancak küresel ticareti bozacak ölçüde kontrolden çıkmadı.
Daha da önemlisi, yatırımcılar zamanla bu çatışmanın küresel ekonomi için sistemik bir krize dönüşme ihtimalinin düşündüklerinden daha düşük olduğuna karar verdi.
Bu değişim piyasa psikolojisini etkiledi.
Son yıllarda yatırımcılar sürekli olarak bir sonraki krizi beklemeye alıştı. Bazen gerçekleşmeyen bir kriz, gerçekleşen bir kriz kadar önemli sonuçlar doğurabilir.
Jeopolitik risk algısı bir miktar gerileyince sermaye yeniden büyüme hikâyelerine yönelmeye başladı.
Piyasanın verdiği mesaj netti:
Jeopolitik riskler hâlâ var, ancak artık temel senaryo bir felaket senaryosu değil.

Kırılmayı Reddeden Bir Ekonomi
2026'nın en dikkat çekici sürprizlerinden biri ABD ekonomisinin dayanıklılığı oldu.
Tüketici güveni hâlâ kırılgan. Hane halkları enflasyon, yaşam maliyeti ve kişisel finansal durumları konusunda kaygı duymaya devam ediyor. Siyasi kutuplaşma sürüyor. Şirketler belirsizliklerin yüksek olduğu bir ortamda faaliyet göstermeye çalışıyor. Buna rağmen ekonomik faaliyet devam ediyor.
Buradaki önemli nokta şu: Bugün yaşanan süreç güçlü ve hızlı bir büyüme dönemi değil. Ancak aynı zamanda bir çöküş dönemi de değil. İstihdam piyasası görece sağlam kalmaya devam ediyor. Şirket yatırımları sert biçimde gerilemiyor. Sermaye harcamaları birçok sektörde sürüyor. Büyümenin yavaşladığı alanlarda bile beklenen bozulma görülmüş değil. Piyasalar mükemmel bir ekonomik tabloya ihtiyaç duymaz. Beklentilerden daha iyi bir tablo çoğu zaman yeterlidir. Bugün yaşanan da büyük ölçüde budur.
Bu nedenle resesyon beklentileri son aylarda gerilerken yatırımcılar yeniden risk almaya daha istekli hale geliyor. Giderek daha fazla yatırımcı şu senaryoya yaklaşmaya başladı: Daha yavaş ama devam eden bir büyüme dönemi.
Fed Artık Hikayenin Ana Karakteri Değil
Son üç yıl boyunca piyasalar tek bir sorunun etrafında şekillendi: Fed bundan sonra ne yapacak?
Enflasyon verileri, istihdam raporları ve piyasa hareketleri sürekli olarak faiz kararları üzerinden yorumlandı. Ancak bu dönemin sonuna yaklaşıyor olabiliriz. Yeni Fed Başkanının göreve başlaması ve ilk toplantısında faiz oranlarını değiştirmemesi, piyasalardaki daha büyük bir dönüşümün işareti olarak okunabilir. Fed hâlâ son derece önemli. Ancak yatırımcı davranışlarını belirleyen tek unsur artık Fed değil. Çünkü piyasaları şekillendiren birçok güç artık para politikasının ötesinde bulunuyor:
Jeopolitik dönüşümler,
Sanayi yatırımları,
Enerji güvenliği,
Teknolojik altyapı yatırımları,
İş gücü arzı,
Küresel sermaye hareketleri.
Artık asıl soru Fed'in piyasaları ne zaman destekleyeceği değil. Asıl soru, ekonominin Fed desteği olmadan da büyümeye devam edip edemeyeceği. Şu an için piyasa bu soruya olumlu cevap veriyor. Bu da yatırımcıların para politikasından çok ekonomik temellere odaklanmasına neden oluyor.
Sonuç
Bu dönemin en önemli hikâyesi yaşanan gelişmeler değil. Yaşanmayan gelişmeler. Beklenen enerji şoku gerçekleşmedi. Ekonomi kırılmadı. Şirket yatırımları durmadı. Piyasalar savunmaya çekilmedi. Bu nedenle yatırımcıların odağı değişiyor. Kriz yönetiminden fırsat seçimine geçiliyor. 2026'nın ikinci yarısında asıl soru ekonominin ayakta kalıp kalmayacağı olmayabilir. Asıl soru, sermayenin, yeteneğin ve güvenin bundan sonra hangi alanlara akacağı olabilir. Şimdilik bu akışın önemli bir bölümü hâlâ Amerika Birleşik Devletleri'ne yöneliyor.
Son haftaların en önemli ancak en az konuşulan gelişmelerinden biri finans piyasalarında değil, hukuk sisteminde yaşandı. Federal bir hâkimin, H-1B çalışanları için önerilen ve birçok pozisyonda maaş seviyelerini yaklaşık 100.000 doların üzerine taşıyabilecek düzenlemeyi durdurması ilk bakışta teknik bir karar gibi görünebilir. Oysa bu karar çok daha büyük bir tartışmanın parçası. ABD bugün aynı anda iki kritik kaynak için rekabet ediyor:
Sermaye
Yetenek
Son yıllarda yarı iletkenlerden veri merkezlerine, üretim tesislerinden enerji yatırımlarına kadar birçok alanda büyük sermaye çekilmeye çalışıldı. Ancak yatırımların başarıya ulaşması için yalnızca finansman yeterli değil. Bu projeleri tasarlayacak, yönetecek ve geliştirecek insan kaynağına da ihtiyaç var. H-1B kararı tam olarak bu dengeyi ortaya koyuyor. Bir tarafta yerli iş gücünü koruma isteği bulunuyor.
Diğer tarafta ise dünyanın en yetenekli mühendislerini, araştırmacılarını ve uzmanlarını çekme ihtiyacı. Yatırımcılar açısından bu konu giderek daha önemli hale geliyor. Çünkü önümüzdeki yıllarda üretkenliği, inovasyonu ve ekonomik büyümeyi belirleyecek faktörlerden biri iş gücü kalitesi olacak. Sermaye yatırımı büyümeyi finanse edebilir. Ancak büyümeyi sürdürülebilir hale getiren unsur yetenektir. Önümüzdeki on yılın yatırım yarışını büyük ölçüde her ikisini de çekebilen ülkeler kazanacak.
Sermaye Büyük Teknolojinin Ötesine Yayılıyor
Yapay zekâ yatırımlarının ilk dönemlerinde hikâye oldukça basitti. Piyasaların odağında birkaç büyük teknoloji şirketi vardı. Özellikle Nvidia, bu dönemin sembolü haline geldi. Ancak yatırımcı ilgisi artık daha geniş bir alana yayılmaya başlıyor. Piyasalar yalnızca yapay zekâ uygulamalarına değil, bu dönüşümü mümkün kılan altyapıya odaklanıyor:
Veri merkezleri,
Fiber ağlar,
Elektrik altyapıları,
Soğutma teknolojileri,
Yarı iletken ekipmanları,
İleri malzemeler.
Bu değişim önemli çünkü teknoloji hikâyesinin yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor.
Tarihsel olarak büyük teknolojik dönüşümler benzer bir yol izler. İlk aşamada yenilikçiler kazanır. İkinci aşamada altyapıyı kuranlar öne çıkar. Üçüncü aşamada ise bu sistemlerin yaygınlaşmasını sağlayan şirketler değer yaratır. Son dönemde açıklanan yatırım planları ve sermaye harcamaları, piyasanın ikinci aşamaya geçmeye başladığını düşündürüyor. Bu durum mevcut yatırım döngüsünün sanılandan daha uzun ömürlü olabileceğine işaret ediyor.
