BND Scope: 18. Sayı - ABD Ekonomisi'nde Gecikmeli Büyüme Sürprizi

Kasım sonundan yılın son haftasına uzanan tabloda, ABD ekonomisi kâğıt üzerinde güçlü ama zeminde kırılgan bir resim çiziyor. Gecikmeli açıklanan veri, üçüncü çeyrekte %4,3’lük parlak bir büyümeye işaret ederken, tüketici güveni ve borçlanma verileri bu büyümenin özellikle üst gelir gruplarına ve borçla dönen harcamalara yaslandığını gösteriyor. İlaç, yarı iletken ve veri merkezi yatırımları uzun vadeli fırsatları işaret etse de, 2026’ya girerken asıl soru şu: Büyüme ne kadar sürdürülebilir ve kimler için gerçekten hissedilir olacak?

12/27/202510 min oku

Kasım sonunda veriler hâlâ “büyüme var, resesyon yok” diyordu. Aralık sonuna geldiğimizde, tabloya gecikmeli bir sürpriz eklendi: Hükümet kapanması nedeniyle aylarca açıklanamayan GSYH verisi nihayet açıklandı ve yaz aylarında ekonominin beklenenden çok daha hızlı büyüdüğünü gördük. Ancak bu güçlü rakamlar bile, yılın sonunda tüketicilerin ve yatırımcıların içini tam olarak rahatlatmıyor. Bu sayıda, gecikmeli gelen büyüme verisini, düşen güven endekslerini, konut ve seyahat tarafındaki göstergeleri ve 2026’ya dönük yatırım hamlelerini bir arada okumaya çalışıyoruz.

Üçüncü Çeyrekte Sürpriz %4,3’lük Büyüme

Hükümet kapanması nedeniyle Ekim sonunda açıklanması gereken üçüncü çeyrek büyüme verisi, ancak 23 Aralık’ta kamuoyuna açıklandı. NBC’nin aktardığına göre, ABD ekonomisi Temmuz–Eylül dönemini kapsayan üçüncü çeyrekte, yıllık hesaba uyarlandığında %4,3 büyüyerek son iki yılın en güçlü büyümesini gösterdi. Bu oran, ekonomistlerin yaklaşık %3,2’lik beklentisinin belirgin şekilde üzerinde gerçekleşti. Eğer gelecek revizyonlarda çok fazla bir değişiklik olmazsa bu, yaz aylarında ABD ekonomisinin kağıt üzerinde oldukça canlı olduğu anlamına geliyor.

Büyümenin kaynağına baktığımızda, resmi açıklamalarda özellikle üç unsur öne çıkıyor: hanehalkı tüketimi, ihracat ve kamu harcamaları. İthalat kaleminin gerilemesi de GSYH hesabında artı yazmış durumda. Tüketici tarafında, özellikle hizmetler kategorisi, yani sağlık harcamaları ve uluslararası seyahat gibi kalemler dikkat çekiyor. Bu veriler yaz aylarında Amerikalıların hem daha fazla sağlık hizmeti kullandığını, hem de yurtdışı seyahatlerini artırdıklarını gösteriyor.

Ancak bu resmin arka planı, önceki sayılarımızda altını çizdiğimiz K-şekilli ekonomi anlatısını güçlendiriyor. NBC haberi de açıkça şunu söylüyor: Tüketim bu kadar güçlü görünürken, bu harcamayı yapanlar ağırlıklı olarak gelir seviyesi yüksek haneler. Orta ve alt gelir grupları, iş gücü piyasasındaki zayıflama, tarifeler ve enflasyon nedeniyle çok daha temkinli; hatta birçok kalemde kemer sıkma yoluna gidiyor.

Bu ayrışmayı net olarak gösteren bir başka veri de borçlanma verisi. New York Fed verilerine göre, üçüncü çeyrekte kredi kartı bakiyeleri 24 milyar dolar artmış durumda. Toplam kredi kartı borcu geçen yıla göre yaklaşık %5,75 daha fazla. Yani güçlü görünen tüketim, ekonominin tamamına yayılmış, “herkes için iyi” bir refah artışı değil; belli bir kesim harcamaya devam ederken, diğer kesim ayağını yorganına göre uzatmaya çalışıyor ve aradaki fark az da olsa borçlanma ile kapanıyor.

Üstelik üçüncü çeyreğin bu parlak rakamı, yılı bir bütün olarak düşündüğümüzde daha makul bir ortalamaya oturuyor. Yılın ilk çeyreğinde ekonomi küçülmüş, ikinci çeyrekte %3,8, üçüncü çeyrekte ise %4,3 büyümüş durumda. Bu tabloyu birlikte okuduğumuzda, yılın ilk üç çeyreği itibarıyla ortalama büyüme hızı yaklaşık %2,5’e denk geliyor; yani ne kriz seviyesinde bir zayıflık var ne de büyük bir sıçrama var.

BND Scope perspektifinden bakınca; 2026, “her şeyin düştüğü” ya da “her şeyin uçtuğu” basit bir hikâye olmayacak. Seçici olmayı, hem yukarı hem aşağı yönlü senaryolara hazırlıklı kalmayı gerektiren bir dönem olacak. Biz de BND Consulting olarak, bu parçalı tabloyu sektör bazında fırsat ve riskleriyle birlikte okuyarak, yatırım kararlarınızı güçlendirecek içgörüler sunmaya devam edeceğiz.

Bu içeriğin İngilizce versiyonunu okumak için buraya tıklayın.

Tüketici Güveni Verileri Parlak Ancak Hissedilen Farklı

Üçüncü çeyrekte büyüme rakamları yüzleri güldürürken, Aralık ayında gelen güven endeksleri bu tabloyla çok eşleşmiyor. Conference Board’un yayımladığı tüketici güven endeksi Aralık’ta 89,1 seviyesine gerileyerek hem ekonomistlerin beklentisinin altına indi hem de yılın başındaki zirve seviyelerinden belirgin şekilde uzaklaştı. Aynı dönemde AP ve Reuters’in haberleri, özellikle gelecek 6 aya ilişkin beklentilerin resesyona işaret edebilecek eşik seviyelerine yaklaştığını söylüyor.

Anket detaylarına bakınca tablo daha netleşiyor: İnsanlar hem iş bulma imkânı hem gelir beklentisi hem de genel ekonomik görünüm konusunda daha karamsar. Özellikle enflasyon, tarifeler, kira ve sigorta maliyetleri en çok dile getirilen güvensizlik sebeplerinden. Yani insanlar mağaza ve online kanallarda para harcamaya devam etseler bile, bunu içleri rahat ettiği için değil, büyük ölçüde “idare etme” duygusuyla yapıyorlar.

Michigan Üniversitesi’nin Aralık tüketici anketinde de benzer bir durum var. Kasım’a göre hafif bir toparlanma görülse de, geçen yılın aynı dönemine kıyasla tüketici duyarlılığı yaklaşık %30’a yakın daha düşük. NBC’nin aktardığı bir diğer veri de bunu destekliyor: Seçmenlerin yalnızca %24’ü mali durumunun geçen yıla göre daha iyi olduğunu söylerken, %35’i daha kötü olduğunu söylüyor; geri kalan %41’i ise geçen sene ile bir fark olmadığını düşünüyor.

Bu açıdan bakınca, üçüncü çeyreğin güçlü büyüme verisi ile Aralık ayının zayıf tüketici güveni birbirine ters düşmüyor; sadece ekonominin iki farklı boyutunu anlatıyor: Gerçekleşmiş geçmiş dönem büyümesi ile bugün hissedilen gelecek kaygısı.

Enflasyon, Fiyat Seviyesi ve 2026’ya Dönük Makro Çerçeve

Kasım ayı TÜFE verileri, enflasyonun oran olarak düşmeye devam ettiğini gösteriyor. Fiyatlar, geçen yılın aynı ayına göre toplamda yaklaşık %2,7 artmış durumda; çekirdek enflasyonda ise bu oran %2,6 civarında. Bu seviyeler, 2021’in başında başlayan yüksek enflasyon dalgasına kıyasla, enflasyonun belirgin biçimde normalleşme sürecine girdiğine işaret ediyor.

Bununla birlikte, hanehalkı açısından kritik olan nokta, fiyatların geldiği yeni seviye. Kira, gıda, sağlık sigortası, enerji ve çeşitli hizmet kalemlerinde fiyatlar pandemiden önceki döneme göre hâlâ çok daha yüksek. Enflasyon oranı düşse bile bu kalemler eski seviyelerine inmiyor; sadece daha yavaş artıyor. Bu yüzden ABD’de tartışma giderek teknik “enflasyon” kavramından çıkıp “karşılanabilirlik” (affordability) başlığına kayıyor: Tüketici temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra elinde ne kalıyor?

Conference Board’un ekonominin gelecekteki seyrine dair sinyal veren öncü göstergeleri (leading indicators) ve büyük bankaların Aralık raporları, 2026 için ABD ekonomisinde kabaca şöyle bir resim çiziyor:

  • Büyüme muhtemelen pozitif ama temkinli seyredecek,

  • Enflasyon oranı %2–3 bandında kalmaya devam edebilir,

  • Daha düşük faizler ve hedefli teşvikler, özellikle konut ve bazı yatırım kalemlerine destek sağlayabilir,

  • Buna karşın, yüksek borç seviyeleri, seçim süreci ve ticaret politikalarındaki belirsizlikler aşağı yönlü risk oluşturmayı sürdürecek.

Bu çerçeve bir “yumuşak iniş” senaryosuna işaret ediyor ancak bu inişin herkes tarafından eşit hissedilmeyeceğini peşinen kabul etmek gerekiyor. Üst gelir grupları için bu süreç, “daha düşük faiz, makul enflasyon, güçlü varlık fiyatları” anlamına gelebilirken; alt ve orta gelir grupları için uzun süreli yüksek fiyat seviyesi ve dönem dönem zayıflayan iş gücü piyasası anlamına gelebilir.

Konut piyasası, 2022–2023 döneminin sert freninden sonra 2025’in sonunda “dipten dönme” sinyali veriyor. National Association of REALTORS verilerine göre, Kasım ayında mevcut konut satışları aylık bazda %0,5 artmış durumda. Satışlar hâlâ pandeminin zirve döneminin epey altında, ama önceki aylara kıyasla yatay–hafif yukarı bir eğilim var.

  • Zillow ve Redfin gibi emlak platformlarının raporları da benzer bir tablo çiziyor:

  • Fiyat artış hızı belirgin şekilde yavaşlamış durumda,

  • Stoktaki (satılık konut sayısı) artış alıcıların pazarlık gücünü kısmen artırıyor,

  • Bazı pazarlarda satıcılar fiyat kırmak zorunda kalıyor.

Bu, özellikle ilk kez ev almak isteyenler için bir miktar rahatlama sağlayabilir. Ancak mortgage faizleri hâlâ tarihsel ortalamaların üzerinde; gelir seviyesi ile fiyat seviyesi arasındaki makas tamamen kapanmış değil. Dolayısıyla konut, 2026’da hem fırsat hem de erişilebilirlik sorunu üzerinden takip edilmesi gereken bir alan olacak.

Hizmetler tarafında ise, özellikle hava yolu seyahati, ekonomik yavaşlama tartışmalarına rağmen son derece güçlü bir yıl sonu sezonu geçiriyor. Financial Times’ın aktardığı tahminlere göre, Noel–yılbaşı döneminde dünya genelinde 309 milyon yolcu uçakla seyahat edecek; bunun önemli bir kısmı ABD içi ve ABD çıkışlı uçuşlardan oluşuyor. Bu yoğunluk, hava yolu şirketleri ve turizm sektörü için güçlü gelir anlamına gelirken, bir yandan da operasyonel ve maliyet baskılarını beraberinde getiriyor.

Gayrimenkul Durağan, Havayolu Şirketleri Uçuyor

Sonuç

2025’in fotoğrafını uzaktan çektiğimizde şunu görüyoruz: ABD ekonomisi yaz aylarında güçlü bir büyüme yakaladı; üçüncü çeyrekteki %4,3’lük performans bunu net gösteriyor. Ama bu büyüme, yılın geneline eşit dağılmış, herkesin hissettiği bir refah artışı değil. Üst gelir grupları ve varlık sahibi kesimler için tablo hâlâ görece konforlu; buna karşılık orta ve alt gelir grupları cephesinde, yüksek fiyat seviyesi, borçlanma baskısı ve zayıflayan işgücü piyasası nedeniyle daha kırılgan bir zemin var.

Tüketici güveni ve “karşılanabilirlik” tartışmaları, 2026’ya girerken asıl meseleyi rakamların ötesine taşıyor: İnsanların cebinde, kira–gıda–enerji üçgenini çevirdikten sonra ne kadar alan kalıyor? Enflasyon oranı kâğıt üzerinde normalleşirken, fiyatlar yeni ve daha yüksek bir seviyede kalıcı hâle geliyor. Bu nedenle, önümüzdeki dönemde yalnızca büyüme oranına değil, bu büyümenin kimler için, hangi koşullarda ve hangi borç yüküyle üretildiğine bakmak gerekecek.

Yatırım tarafında ise resim daha uzun vadeli: İlaç, yarı iletken kimyasalları ve veri merkezleri gibi alanlarda açıklanan projeler, ABD’nin üretim ve teknoloji altyapısını güçlendirmeye dönük ciddi sermaye akışını gösteriyor. Ancak bu yatırımlar da artık açık bir siyasi ve düzenleyici çerçevenin içinde şekilleniyor; fiyat baskısı, enerji tartışmaları, yerel siyaset ve jeopolitik riskler bu kararların ayrılmaz parçası hâline geliyor.

Yatırımları Siyaset Yönlendiriyor

Tüketici davranışlarındaki kırılgan tabloya rağmen, uzun vadeli yatırım kararlarına baktığımızda ABD’nin hâlâ güçlü bir üretim, Ar-Ge ve altyapı üssü olarak konumlandığını görüyoruz. Özellikle ilaç, veri merkezleri ve ileri imalat tarafında Aralık ortasından sonra gelen haberler dikkat çekici.

İlaç sektöründe, Novartis ile ABD yönetimi arasında 19 Aralık’ta açıklanan fiyat anlaşması öne çıkıyor. Şirket, belirli ilaçlarda fiyatları aşağı çekmeyi ve gelecekte yeni ilaçları yüksek gelirli ülkelerde benzer fiyat seviyelerinden sunmayı kabul ederken, karşılığında ABD’de araştırma–geliştirme ve üretim altyapısına 5 yıl içinde 23 milyar dolarlık yatırım taahhüdünü teyit ediyor.

Aynı günlerde Trump yönetimi, birden fazla büyük ilaç şirketiyle yaptığı anlaşmaları “ilaç fiyatlarında tarihi indirim” olarak duyururken, bu anlaşmalara katılan firmaların toplamda 150 milyar doların üzerinde yeni üretim yatırımını ABD’ye kaydıracağını iddia ediyor. Burada dikkat çeken nokta, ilaç fiyatı üzerinde baskı ile “yatırımı içeride tutma” hedefinin aynı paket içinde sunulması; yani fiyat düzenlemesi ile sanayi politikasının iç içe geçmesi.

İleri imalat tarafında ise yarı iletken ekosistemini güçlendiren bir adım öne çıkıyor. Tayvanlı kimya firması Kanto-PPC’nin ABD iştiraki KPPC Advanced Chemicals, Arizona’nın Casa Grande bölgesinde ultra saf kimyasallar üretecek yeni kampüsünün temelini attı. İlk aşamada 120 milyon doların üzerinde yatırımla hayata geçirilecek tesis, 2027 sonuna doğru üretime başlamayı hedefliyor ve zaman içinde toplam yatırım tutarının 2035’e kadar yaklaşık 500 milyon dolara ulaşabileceği belirtiliyor. Kampüs tam kapasiteye ulaştığında 200’e yakın nitelikli istihdam, inşaat ve tedarik zinciri üzerinden de yüzlerce ek iş yaratması bekleniyor. Üretilecek ultra saf ve özel kimyasallar; TSMC, Intel, Micron gibi şirketlerin ABD’deki fabrikalarında wafer temizleme, aşındırma, parlatma (CMP), fotolitografi ve ileri paketleme süreçlerinde kullanılacak. KPPC’nin bölgedeki meslek okulları ve teknik enstitülerle iş gücü geliştirme programları planlaması da, bu yatırımın yalnızca bir fabrika değil, bölgesel bir yarı iletken kimya üssü olarak kurgulandığını gösteriyor.

Dijital altyapı cephesinde ise veri merkezleri öne çıkıyor. Ares Management fonları aracılığıyla Virginia’da 314 dönümlük bir araziyi veri merkezi koridorunda portföyüne eklerken, aynı eyalette iki yeni nesil “hiper ölçekli” (çok yüksek kapasiteli) veri merkezini daha satın alıyor. Bu tür işlemler, yapay zekâ ve bulut bilişim için gerekli fiziksel altyapının ABD içinde büyümeye devam ettiğini gösteriyor. Buna paralel olarak, Senato’da bazı isimler, büyük teknoloji şirketlerinin kurduğu bu veri merkezlerinin yüksek elektrik tüketimi ve fatura baskısını yerel halka yansıttığını, bu nedenle bu tesisler için daha sıkı kurallar ve “önceden ödeme” benzeri mekanizmalar gerektiğini savunuyor.

Kısacası, Aralık’ın ikinci yarısında gelen yatırım haberleri bize şunu söylüyor: ABD hâlâ ilaç, ileri imalat ve dijital altyapı için büyük ölçekli sermaye çeken bir merkez; ancak bu sermaye artık çok daha belirgin bir siyasi ve düzenleyici çerçevenin içinde hareket ediyor. İlaçta fiyat indirimi karşılığında yatırım, veri merkezlerinde enerji maliyeti ve yerel halk üzerindeki yük tartışmaları, üretimde tarifeler ve teşvikler… Yatırım kararları artık klasik “ucuz iş gücü + pazar büyüklüğü” denkleminin ötesinde, regülasyon, enerji, jeopolitik ve yerel siyaset boyutlarıyla birlikte okunmak zorunda.